13 Ocak 2015 Salı

Vampirler

   Sahile bakarken bir anda denizin üzerinde yokuşlu bir otoyol beliriveriyor. Otoyolu tırmanarak ilerliyorum. Belirli bir mesafe aldıktan sonra, karşıma büyük inşaatların devam ettiği yapılar topluluğu ortaya çıkıyor. Dev buldozerler ve vinçler, etrafı izliyorum şaşkınlıkla. Tek başıma içeri giriyorum, karşıma dar bir köprü ortaya çıkıyor. Tereddütler içerisinde geriye dönüyorum. Yeterli cesareti bulmak için beklerken stajyere benzer bir grup geliyor. Yetkili onları içeri alırken, ben de aralarına karışarak içeriye dalıyorum. Bizi hep beraber dev bir gemiye bindiriyorlar. Yaklaşık 50 metrelik bir deniz mesafesinde niye gemi kullandıkları kafamı kurcalıyor. Çok hızlı hareket ediyoruz ve bunun sonucu, yeteri kadar mesafede duramadığımız için karaya oturuyoruz. Etrafa zifiri karanlık basıyor ve bizi oraya bırakan insanlar birdenbire ortadan kayboluyorlar. Hava tekrar gündüze döndüğünde ortada bir tuhaflık olduğunu seziyorum. Bu andan sonra senaryonun başkişisi olmaktan ben çıkıyorum.
   Tek çocuklu bir çift sahne alıyor. Anlattıklarına göre kendileri orada birer vampire dönüştürülmüşler. En son kendilerini bir kadın ziyarete geldiğinde, ona da saldırmışlar. Kadın bunları bir nevi  hipnozla soğuktan donduklarına inandırmış. Hipnozdan kurtulunca onlara ölümsüzlüğü veren yaratıcılarına karşı gelmemeleri gerektiğini anlamışlar.
   Sonra sahneyi tekrar ben alıyorum. Yaşlıca bir adamın otosuna binerek yemek yemeye gidiyoruz. Bu sırada arkamıza ayı ebatlarında bir kadın takılıyor. Kadın gittiğimiz yerde kimsenin doymadığını, kendisini izlersek, ölülerin etlerini yiyerek rahatça midemizi şişirebileceğimizi anlatmaya başlıyor. Yaşlı adam ve ben ona kulak asmayarak restorana doğru ilerliyoruz. Adam bana yolda burada yaşayan çok az kişinin artık insan olduğunu söylüyor, gerçekten ona hak veriyorum. Yemek için içeri girdiğimizde, artık yenecek bir şeyin kalmadığını fark ediyoruz. Geridönüşte kadın ona katılmamızı söylüyor. Yeniden dışarı çıktığımızda vampirlerle insan kalmışların savaşını izliyorum. Acımasızca birbirlerini öldürüyorlar. Geminin onarıldığı haberi veriliyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi evlerimize dönüyoruz.. 21 Ağustos 1998         

12 Ocak 2015 Pazartesi

Dışa Açık Bina

   Bu sefer dışa açık bir binadayım. Burada dışa açık anlamında kast ettiğim binanın dışarıya saydam, yani bir nevi inşaat haline benzer bir yapıda olması. Özellikle dikkatimi çeken ise, binanın sadece uzun merdivenlerden oluşması. Bina çok kalabalık ve ben en tepesinde yer almaktayım. İnsanlar bir karmaşa halinde sağa-sola dağılmış vaziyetteler. Oysa ki ben burasının bir kütüphane olduğunu zannediyorum. İnsanların bu hareketleri gözüme çok anlamsız gelmekte. Bu arada birdenbire içlerinden birisi binaya bomba konduğunu, dolayısıyla binayı boşaltmamız gerektiğini söylüyor. İnsanlar paniğe kapılarak kaçmaya çabalıyorlar. Bense, kayıtsız bir şekilde olanları izliyorum. Bu insanlara karşı oluşan yabancılaşma duygusu beni rahatsız etmeye başladıktan sonra, kendimi binanın tepesinden aşağıya doğru koyveriyorum. Düşme anında çok yavaşım ve sonunda bir kata tutunuyorum. İndiğim bu katta kitaplara göz atıyorum, fakat hiçbirisi ilgimi çekmiyor. Bu arada panik yatışıyor ve kendimi bir anda binanın dışında buluyorum. Dışarıdan gördüğüm kadarıyla bina sıradan ve üzerinde hiçbir değişiklik olmamış.
   Bina kuşkusuz benim hayatım. Yaşamımın olabilecek en doruk noktasında yaşamaktayım. Fakat insanların bu koşuşturmaları bana çok anlamsız geliyor, ben sadece gözlemciyim. Aşağı düşmem ise, gerçeği simgelemekte. Yaşantımız bina kadar gözlenmeye açık ve tanrının gözü üzerimizde. Kütüphanenin simgelediği bilgi adası şaşkın insanlar tarafından bomba konulmuş bir yapı halini almış. Topluma uyum sağlamalıyım. Ben de onlar gibi olmalıyım. Fakat bir anda takılarak, yine eski alışkanlıklarımı korumaya çalışıyorum. Oysa ki onlar artık ilgimi çekmekten uzak ve önemlerini yitirmişler. Artık yaşamdan çıkmanın vaktinin geldiğini düşünüyorum ve çıkıyorum. Görüyorum ki, hayat hep sabit, her şeye rağmen fazla değişmemiş.. 4 Mayıs 1998  

11 Ocak 2015 Pazar

Başlangıç


İnsan bazen geçmişe dönerek başlar ya da hep geçmişe dönerek başlar ;

   Rusya'da küçük bir kulübe. Etrafı boş bir arazi, daha doğrusu tarlalarla çevrilmiş. İçinde uzunca saçlı, sarışın bir genç ile 8 yaş civarında gezinen renkli gözlü bir ufaklık var. Genç, tahıldan yapıldığını sandığım, kafamızdaki saça benzer bir şeyler atıştırmakta. Bunu yaparken de, çocuğa hayatta yapmaktan en çok zevk aldığı şeyin bunu yemek olduğunu söylüyor. Çocuk ise cevap olarak yaşamda bundan çok daha zevkli şeylerin olduğunu, kendisini aldatmaktan vazgeçmesi gerektiğini söylüyor. Gencin cevabı ise belirsiz..
   Bu andan sonra gencin arkadaşları geliyor ortama. Arkadaşlarının bir jeep'i var. Çoğu da hippi tiplere benzemekte. Sonra genci de alarak hep beraber başka bir kulübeye benzer yere gidiyorlar. Kulübeye vardıklarında tabanı kazmaya başlıyor ve çok geçmeden tabanın altından 1 metre boylarında, siyah renkli, başsız ve ayaksız bir hayvan çıkartıyorlar. Grubun önderi olduğu anlaşılmakta olan adam, yeni rotanın çöl olduğunu söylüyor. Çölde bir yer buluyorlar ve hayvanı kumların üstüne bırakıyorlar. Bu andan sonra çöldeki tüm hayvanlar, bütün heybet ve acımasızlıklarıyla getirdikleri zavallı hayvana saldırıyorlar. Bunun üzerine reis, yemin hayvanlar tarafından yenmesinin doğal olduğunu, diğer aç hayvanların onun üzerinde hak sahibi olduğunu belirtiyor.
   Sonra her nasılsa grubumuz oradan ayrılıyor ve yemyeşil çimenlerin olduğu bir sahne beliriyor. Hepimiz orada sessizce oturuyoruz. Reis bana dönerek, tanrıya inancın boş olduğunu, insanların sıcak bir yanılsamaya tutunarak kendilerini kandırdıklarını anlatıyor. . . 2 Nisan 1998